Çünkü bîkes yavrusuna, hem baba hüznünü, hem de anne sevgisini getirmiş asker ocağına
Bu resme bakınca hüzün kuyusu akla gelmez mi?
Söyleyin hangimiz kaybetmedik ki sevdiklerimizi derh’in kuyularında…
Susadıkça Yakup Peygamber gönle düşmez mi?
''Bana düşen sabr-ı cemildir diyen, ağlamaktan gözlerine kara bulutlar inen baba, demek ağlamanın bu türlüsü sabra mâni değil''
Sabrın bu türlüsüne de “asker türküsü” diyelim biz
***
Bu ortada ki çocuk benim
Kısa saçlı, esmer, örgü kazaklı
Yanımdakiler ise arkadaşlarım
İsa eli belinde dirsekten bükülü poz vermiş
Ömer sanki farkında değil, fotoğraf çektirdiğinin
Onun yanında Ahmet ise eliyle karakaçan işareti yapmakta
Lastik ayakkabılar, kısa pantolonlar, saçlar…
Hepimiz aynı ailenin çocukları gibiyiz.
Demek ki o yıllarda, zengin ile fakir arasında o kadar fark yoktu.
***
Siyah beyaz resim
Muhtemelen perdeden bozma beyaz bir gelinlik annemin üstünde ki
Saçlar uzun, örgülü, yanında kasketiyle duran babam ayıp olmasın tarzıyla bakıyor
İkisi de mahcup, utangaç…
Severek evlenmişler ama töreler gereği sanki mutluluk değil suçluluk pozu vermekteler.
***
En renkli resim bu olsa gerek
İl başkanı seçilmiş
O yıllarda anavatan partisi birinci parti
Herkes süslü
Ortalık, prens ve papatyalardan geçilmemekte,
Bakışlar; kimi tavanda, kimi boşlukta
Kimse önüne bakmıyor
Belli ki herkes geleceğe dair bir düş kurmakta
Sahte bir ambiyans
Sanki resimden ellerime yayılmakta
Biraz mum ışığı hüzün, biraz akşam alacası arka fonda gazete satan çocuk elleri, biraz bebek ağlaması bulaşmış resim karesine...
Yer Ankara ilk işe başladığım günler…
Habere çıkmadan önce çay simit alel acele kahvaltı…
Ve makineyi kontrol babından ilk pozu vermeler.
Haber peşinde koşarken, farkında olmadan haber olmuşuz. Yerde kar, başımızda Ankara’nın hatır bilmez ayazı, ayaklarımız su alıyor. Fakirin gemisi bu mevsimde her gün batmakta
***
Salaş bir çay bahçesi, saçlarımız limonlu, muhtemelen Ümit Besen “Islak Mendili” okuyor.
Yer Niğde, yanımda Ahmet, Mustafa, Ertuğrul…
Uzaktan bizim olmayan hayata bakıyoruz
Bizim olmayan, kızlara, market çocuklarına, mutlu ailelere, son model arabalara…
Ve bir flaş patlıyor yüzümüzde “anı ölümsüzleştiren” diye fotoğrafı çeken, Suat
Şimdi bakarken o ana, hırpalanıyor sol göğsümün üstü, geceyi gündüz yapan öksürük nöbetlerim başlıyor. Resme bakınca anlıyorum. Çok yaşlanmışız çok! Dilime hatırladığım kadarıyla bir şiir dolanıyor.
“Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi baştan”
Resimleri yan yana masamın üstüne serip, daha dikkatle bakıyorum sevdiklerimin yüzlerine, onların suretlerinden geçen bir ömrün aslında bir avuntu olduğunu anlıyorum...
Her karede ayrı bir hikâye, her bakışta yüreğimden bir parça... Resimler, ah; hayatımızın kısa film özeti resimler…
Yitip giden anı, çekip giden sevgiliyi, asla yalan söylemeyen bakışları, bedenin ilkbaharını, en zoru da şimdi toprak olan gözleri saklayan…
Dökülürken ömürden bir bir yapraklar; soy ağacı olup, hayatın “şipşak” nasıl akıp geçtiğini yüzümüze vuran resimler.
Şimdi anladınız mı, fotoğrafçıların neden dükkânlarının camına “şipşak” çekim yazdığını.